|
Otoyol devriyesi yine yollardaydı arkadaşlar. Bu kez ekip bendeniz ve
sevgili dostum Hikmet Kuru. Araçlarımız Kawasaki KLR 650 ve
Aprillia ETV 1000 Caponord. Esasen bu onun gezisi. Ben sonradan
katılıyorum. Nasıl mı? Hikmet’in ortağı olduğu Ladox firmasının
bayi toplantılar için İzmir, Antalya, Konya ve Ankara’ya gitmesi
gerekiyor. Bu yolculuğu motosiklet ile yapmak istiyor ve uzun zamandır
birlikte yol yapma isteğimiz nedeni ile beni de davet ediyor. Kısa sürede
gerekli hazırlıkları yapıyoruz.
23 Ağustos 2004, Pazartesi
Hikmet’in kullanacağı Caponord’un ön amortisör keçelerinde ciddi yağ
sızıntıları var. Özellikle frenaj problemleri yaşatabileceğinden sabah
09:00 da Caponord bakıma alınıyor. Göztepe’deki Ali Esengül servisindeki
arkadaşlarımız 12:30 da hareket edecek olan Yenikapı-Bandırma hızlı
feribotuna yetiştirmek için çaba harcıyorlar.
Servisteki onarım ve bakım işlemleri biter bitmez yola koyuluyorum ama
hava hafiften yağmur çiseliyor. Yani yollar “sabun” gibi. Bir de
Caponord’un geniş ve yan çantalarının da üzerinde olması nedeni ile bir
miktar yetişme sorunu yaşıyorum. E ben alışmışım KLR ile aralara girmeye.
O gün nedense trafikte sıkışık. Maalesef birkaç protesto kornası
işitiyorum. Hatta bir kırmızı ışıkta kendimi kaptırıp iki aracın arasına
dalıyorum ve son anda aklıma genişliğim aklıma geliyor, ardından sıkı bir
“İstanbul freni”. Araçlar ile aram milimetreler seviyesinde.
Aslında yeterli pay varmış diyorum kendi kendime ama her iki aracın da
sahipleri ile kısa bir göz temasından kurtulamıyorum. Mümkün olan en
sevimli pozlarımı takıp, “pardon” diyorum. Kaskın altından pek de
anlaşılır ya. Neyse ki anlayış gösterip, biri sağa, ötekisi sola açılıp
bana yeşil için yol veriyorlar. Daha doğrusu benden kaçıyorlar. Ve yeşil…
Kalkış saatine 20 dakika kala yetişiyorum.
Hikmet ile iskelede buluşuyoruz. Kendisinin şirketinde yapması gereken
toplantılar olduğu için bir gece önce motosikletleri değiştirmiştik. Benim
KLR ile o da vaktinde yetişiyor ve feribottaki yerimize yerleşiyoruz.
Nasıldı diyorum KLR, tabii Caponord’a alışmış bir kullanıcının KLR’yi
motorlu bisiklet gibi görmesi doğal. Neyse, bu konuya daha fazla
değinmeyelim. KLR alıngandır.
Hava hafiften yağmurlu, bulutlu ve kapalı. Tam da günü yani. Yaklaşık 2,5
saatlik deniz yolculuğundan sonra Bandırma’ya varıyoruz. Ve hava açıyor.
Harika. 1989 yılında bisiklet ile yaptığımız seyahatte eski “Bandırma”
feribotundan inince soluğu iskelenin karşısındaki “çiğ börekçi“ de
almıştık. Kaideyi bozmadık ve karaya ayak basınca doğruca aynı yere
gittik. 10 ar adet yemiştik o zamanlar ama bu sefer 2 şer adet yetti.
Börekçi yıllar evvel bıraktığımız gibi. Herhangi bir değişim yok. Hafiften
“salaş”. Ama lezzetine diyecek yok. Bu artık bir nevi “ikiteker
ritüeli” oldu bizim için.
 |
Gökçeyazı'da çay molası
< >
|
 |
Saat 15:30’da yeniden yola koyuluyoruz. İstikamet Susurluk, Balıkesir.
Balıkesir’i geçince Gökçeyazı’da çay molası veriyoruz. Burası küçük bir
kasaba ve sağdaki şirin ağaçlık alanda nefis bir çay bahçesi var. Hemen
her geçişimde mola veririm. 20 dakika kadar dinlendikten sonra yola devam
ediyoruz. Edremit yakınlarındaki İzmir Çanakkale ayrımından sola sapıp
Ören, Ayvalık istikametinde ilerliyoruz. Ören’de bir saatlik mola sonrası
Aliağa’ya kadar durmadan ilerliyoruz. Artık hava karardı. Bir benzin
istasyonunda 20 dakikalık mola esnasında dinleniyoruz.
İzmir trafiğini aştıktan sonra Seferihisar’a yaklaştıkça çeşitli yol yapım
çalışmaları ile karşılaşıyoruz. Bu bölgeden daha da dikkatli geçiyoruz.
Rüzgarın yer yer şiddeti de artıyor. Ardından İzmir Seferihisar’da iki
gecemizi geçireceğimiz arkadaşımız Kenan Doğan’ın evine ulaşıyoruz.
Kenan ile en son 1989 yılında Alsancak’ta ki ofisinde görüşmüştüm ama
Hikmet ile sık sık görüşüyorlardı. Bu kadar sene araya girmesine rağmen
sanki geçen hafta birlikteymiş gibi sohbete daldık. Eski dostlar bu demek
olsa gerek. Kenan, hanımı Gülay ve kızları Tuğçe ile gece
sohbete başlıyoruz. Bu esnada Tuğçe’nin bir sevincine ortak oluyoruz;
Dokuz Eylül Üniversitesi, İşletme Fakültesi’ni kazanmış.
Başarılarının devamını dileriz…
Esnemeler başlayınca bize ayrılan odaya çıkıp mışıl mışıl uykuya
dalıyoruz. Gün bitti.

Hikmet Kuru
(Şeftali operasyonu) |

24 Ağustos 2004
07:30 |

Doğan ailesi'nin
Seferihisar'daki evi |
24 Ağustos 2004, Salı
Bugün sabahtan Hikmet’in iş toplantıları nedeni ile İzmir’e iniyoruz.
Çeşitli görüşmeler bittikten sonra saat 13:00 civarı doğan ailesi ile
buluşup Kule’ye kalamar yemeğe gittik. Burada ilginç bir uygulama
var; önce lokantanın önünden yiyeceğiniz deniz mahsullerini seçip satın
alıyorsunuz. Daha sonra isterseniz evinizde kendiniz hazırlarsınız,
isterseniz arka taraftaki lokantada hazırlatıp servis yaptırabiliyorsunuz.

Kenan Doğan
|

Kule'deki balık satış yeri |

Kule
(Hava çok rüzgarlıydı) |
Akşam üzeri Seferihisar’a dönüyoruz. Kısa bir deniz
sefasından sonra akşam sofrada hep birlikte sohbete dalıyoruz. Gülay’ın
özenle “mikro” ölçülerde hazırladığı “Biber Dolması”
muhteşemdi. Mangalı hele sormayın.
Unutmadan eklemek isterim, Kenan'da bir motosikletçidir. İzmir'e yakışır
bir makine olan siyah renkli Yamaha XVS 650 Dragstar kullanmakta.

Hikmet Kuru ve Tuğçe Doğan |

Gülay Doğan |

Gülay'ın hazırladığı
enfes "mikro" dolmalar |

Doğan ailesi ve biz
|
25 Ağustos 2004, Çarşamba
İlk Hedefimiz Akdeniz…
Sabah saat 06:00 civarı ayaklanıyoruz. Hemen eşyalarımızı hazırlayıp vakit
kaybetmeden yola koyuluyoruz. Sessizce kaçmak istedik ancak yine de
Doğanlar uyanıyorlar ve bizi uğurluyorlar. Önümüzde aşılması gereken 465 km var ve asıl
yol şimdi başlıyor. Saat 07:00. İlk durağımız Selçuk. Ardından Germencik
ve Aydın. Germencik çıkışında benzinim bitiyor ve yedek depoya geçiyorum.
Aydın’ı geçer geçmez benzin ve kahvaltı molası veriyoruz. Tereyağlı, ev
yapımı reçelli, çaylı kahvaltı gerçek anlamda uyanmamızı sağlıyor.
Motorların ve bizim de midelerimiz bayram ediyor.
 |
<
Aydın'da sabah kahvaltı molası
Kahve bahane, mola
şahane > |
 |
Saat 09:00 gibi tekrar yola çıkıyoruz. Buraya kadar sabah saatlerinde
trafiğin boş olmasından ve Aydın otoyolunun rahatlığından da faydalanarak
hızımız bir miktar yüksekti. Ancak bundan sonra normal trafik hızı ile yol
alıyoruz. Ara vermeden gayet tempolu şekilde Kuyucak, Karacasu, Tavas.
Burada yol kenarında hoş bir yükselti üzerine kurulmuş tesiste 15 dakika
kahve molası veriyoruz. Bu mola yol konsantremiz için çok faydalı oluyor.
Ardından Serinhisar, Acıpayam, Çavdır, Tefenni, Korkuteli. Korkuteli’ne
yaklaşırken karnımız acıkıyor. Dilimiz bir karış dışarıda yol alıyoruz.
Fakat burada kafamıza göre bir yer bulamadık. Hadi devam edelim derken
ilçenin çıkışında nefis bir gözlemeci görüyoruz. Tertemiz, bakımlı ve son
derece güler yüzlü hanım çalışanları var. Bizden birkaç dakika evvel
yerler yıkanmış. Belli ki aile işletmesi. Özenle hazırlamış oldukları
çardak altındaki şark köşesine “yayılıyoruz”. Hatta daha sonraki
dakikalarda ayakkabılarımızı da çıkarıp “uzun oturuyoruz”. Eminim
bir “Roma hamamında” ki “senatörler” gibi görünüyor
olmalıydık. Servis yapan o sevimli küçük hanımın aklına en iyisinden
bunlar gelmiş olmalıydı. Gözleme - ayran, üstüne kavun ve kahve.
Bu esnada hava son derece kuru ve ısı mükemmel derecede seyahate uygun. Oh
ne ala, Antalya’da da rahat ederiz diye aramızda sohbet ediyoruz.
 |
Korkuteli'nde gözleme
molası
:) |
 |
Mola ardından nefis virajlar ve dik yamaçların görüntüleri eşliğinde
Antalya’ya yaklaşıyoruz. Hava ısınıyor. Yol temposunu iyi ayarlamışız.
Saat 14:00 gibi varıyoruz. Antalya’da Hikmet’in iki adet toplantısı var.
Bu sebeple mümkün olduğunca işlerimizi hızlı yapmamız gerekli. Ancak tüm
tahminlerimizin üzerinde bir ısı ve rutubet ile karşılaşıyoruz. Sıkışık
trafik, makinelerden yukarı doğru gelen ısı, aşırı hava sıcaklığı ile
birleşince durum dayanılmaz bir hal adı. Caponord’un ekranından 43
dereceyi tespit ediyoruz. Günahlarımızdan arınmaya başladık diye düşündüm
bir an. Bir de diğer motorcuları tişört ile ve kasksız gördükçe kendimizi
iyicene marslı gibi hissetmeye başladık. Neyse ki Ali Çetinkaya caddesi
üzerinde bir otopark buluyoruz ve araçlarımızı hemen park ediyoruz.
Otopark görevlisinin de öğlen güzellik uykusunu böldüğümüz için bir miktar
mutsuz ediyoruz ancak yine de bize iyi bir yer ayarlıyor. Hikmet toplantı
yapacağı yere taksi ile devam ediyor, ben de Kale içini gezmek amacı ile
yürüyerek dolaşmaya çıkıyorum. Çok sıcak, olmuyor. Bir gölgeye geçip
saatin ilerlemesini bekliyorum. Nitekim akşam üzeri biraz dolaşacak gücü
kendimde buluyorum. Esnafın dediğine göre son üç dört gündür Antalyalı
içinde sıcakların aşırı olduğunu öğreniyorum. Isı neyse ama rutubet
dayanılacak gibi değildi. En nihayet otopark da tekrar buluşuyoruz.
Görevliyi uyandırıp borcumuzu soruyoruz, bize “yav ne parası bu
sıcakta, uzak durun kardeşim, ısıtmayın adamı” diyor. Gerisini siz
anlayın artık.

Antalya (Palmiyeler)
|

Hadrian Kapısı |

Kaleiçi'nden bir sokak
|
Hadrian Kapısı'ndan
detaylar
|
 |
 |
 |
| |
|
|
 |
Hadrian Kapısı
aksesuarlı
:) |
 |
Amacımız akşamı Kemer’de geçirip, sabah yolumuza devam
etmekti. Ancak bu sıcakta uyku problemi çekeriz diye vaz geçtik. Isparta,
Eğirdir’de yaşayan teyzem var, Nevin Aydemir. Doğruca oraya doğru
yola koyulduk. Eğiridir – Antalya arası 140 km. Antalya’dan 30 dakika
sonra ısı düşmeye başladı. “Ohh” dedik dünya varmış. Karacaören
Barajı kıyısında bildiğim iki alabalık tesisi var, birinde mola verip
akşam yemeğimizi yiyoruz. Serin hava ve mehtaplı bir gece bizi kendimize
getiriyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Isparta’ya gelmeden 20 km önce bir
"Eğiridir" tabelası vardır. Gökdere yolu diye bilinir ancak gece sürüşüne
uygun değildir. Dar ve aşırı virajlıdır, rakım olarak da 1500 m. civarları
geçişli olduğundan zordur. Defalarca gündüz geçtiğim halde cesaret
edemedik. Zira cep telefonuda o güzergah boyunca çalışmaz. Hani “kuş
uçmaz kervan geçmez” denir ya, işte öyle. Bu nedenle Isparta üzeri
yola devam ediyoruz. Isparta’nın hemen çıkışında bir benzin istasyonunda
kısa bir mola sonrasında nihayet gece 11:00
civarı Eğirdir’e varıyoruz. Sabahtan bu yana kilometre sayaçlarımız 610 u
gösteriyor.
Eğirdir Gölü 960 m. rakımlıdır ve özellikle Isparta istikametinden girişi
muhteşemdir. Göl yaz kış kendine turist çeker. Antalya’da yaşayan bazı
aileler yazı geçirmek için burada kalır. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.
Özellikle gölün ortasındaki adada pansiyonculuk gelişmiştir. Ada ile
Eğirdir merkezi uzun yıllar evvel birleştirilmiş. Balık lokantaları, çay
bahçeleri, etrafındaki gezilecek yerler birkaç gününüzü alabilir.

Hikmet Kuru |

Bendeniz.
KLR görmesin... |

Akpınar'dan
Eğirdir'e bakış |

Akpınar'dan Konya
yolu'na bakış |
26 Ağustos 2004, Perşembe
Annem ve babamın da orada bulunmasından dolayı hep birlikte güzel bir
kahvaltı yaptık. Saat 09:00 da Konya’ya doğru hareket ettik. Sırasıyla;
Gelendost, Şarkikaraağaç, Hüyük, Konya. Yol güzel fakat ara ara yenileme
çalışmaları mevcut. Mıcırlar ile tekrar karşılaşmak tedirgin edici oluyor.
Hatta bir sağa virajda acemilik yapıp zamanında yavaşlamadığım için ciddi
tehlike atlatıyorum. Öndeki bir aracın tekerinden sıçrayan cevizden biraz
büyük bir taş KLR’nin soğutma radyatörüne isabet ediyor ancak çelik
radyatör koruma perdesi işe yarıyor. Şayet bu perde olmasaydı, yolda
kalmam kaçınılmazdı. KLR iyidir.
Öğlen saatlerinde Konya’ya varıyoruz. Öncelikle Selçuk Üniversitesi, Tıp
Fakültesi Hastanesi’nde görevli arkadaşımız Prf. Dr. Safa Kapıcıoğlu’nu
ziyaret ediyoruz, çayını içip sohbet ediyoruz.
Öğlen yemeği içinde Alibaba’ya gidip Fırın Kebabı yiyoruz.
Şayet Konya’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın ve tadına bakın. Pişman
olmazsınız. Sadece bunun için Konya’ya giderim. Bera otelin yanında, kime
sorsanız tarif ederler.
Ardından Hikmet bayi toplantıları için gerekli yerlere yola çıkıyor.
İstanbul’dan arkadaşımız Aysun Kızılay yola çıkarken bizden bir “Meram”
resmi istemişti. Konya’ya gelinir de meşhur “Meram Bağları” ziyaret
edilmez mi? Hem resim çekmezsek Aysun’a kim meram anlatacak? Böylece benim
de istikametim belli olmuştu. Meram’a gidiyorum, ama bağ yok. Bağcı da
yok. Yaklaşık 40 yıldır da bu her ikisi yoklarmış zaten. Ama güzel bir
seyir tepesi, çay bahçeleri ve lokantaları var. Akşam üzeri ve havanın
kuru olmasından dolayı ışık çok güzel. Etrafta fotoğraf çekmek için
dolaşıyorum. Gözüme kestirdiğim yaşlılara da bir bağ nerede bulabilirim
diye soruyorum. Nihayet birisinin tarifi üzerine uzak bir köyde birkaç bağ
buldum. Oldukça tozlu yollardan geçerek ulaştığım bu bağa giderken az
kalsın bir de dere uçuşu yapıyordum. Daha doğrusu dereye uçuş olacaktı.
Köy içinde gittikçe daralan bir sokakta ilerlerken rampa aşağı sandığım
yer aslında yolun bitip, aşağısının akmakta olan bir dere olduğu
noktaymış. En sıkısından bir fren ama yerler kumlu, o sebeple santimler
kala durabiliyorum. Üstelik durduğum yerden dönmem ve geri geri ilerlemem
çok zahmetli oldu. Sokağın girdiğim noktasına ulaştığımda birkaç dakika
önce yaşadığım stres yerini eğlence duygularına bırakmıştı bile. Bu
çevrede geçtiğim tüm köylerin ahalisi gayet yardımsever ve güler yüzlü.
Evlerinin bahçeleri avluları tertemiz. Akşamüzeri olmasından dolayı da
içleri örgü ören, yufka açan, sohbet eden hanımlar, çocuklar ile doluydu.
Bağ resmi çekerken bir bağcı ile de tanışma fırsatım oldu.

Meram'dan Konya'ya bakış |

Meram |

Meram'da bir bağ |

Bağda bir asma |
Annem de Konya’nın Kadınhanı ilçesi, Kurt Hasanlı
nahiyesindendir. Döndüğümde kendisine bunları zevkle anlattım.
Konya’nın çıkışında büyük bir BP benzin istasyonunda Hikmet ile
buluşuyoruz. Kısa bir sohbet ardından saat 18:30 gibi yola çıkıyoruz. Bu
kez istikamet Ankara. Yıllar evvel bu yoldan Renault 9 Broadway otomobil
ile geçtiğimde aşırı rüzgarlıydı. Aracın arkasında ciddi bir yük vardı ve
burnu yukarıda kaldığı için yolda düz ilerlemek zor oluyordu. Bu kez
motosiklet ile yola çıkarken aynı tedirginliği yaşadım fakat hava sakin.
Yine de yol boyunca fırtına olasılığı aklımdan çıkmadı. Akşam üzeri ve gün
batımı ışığında başak tarlalarının görüntüsü muhteşemdi. Cihanbeyli ve
Kulu üzerinden herhangi bir zorluk yaşamadan saat 22:30 gibi Ankara’ya
vardık, geceyi geçireceğimiz Kavaklıdere’deki Otel 2000’i bulduk.
Resepsiyondaki görevli arkadaşlar araçlarımızı park etmemize yardımcı
oldular. Bizden 12 saat önce Ladox’dan Burçin Çırak isimli
arkadaşımız buraya gelip, çeşitli bayiler ile ön görüşmeler yapmış, otel
rezervasyonlarımızı da halletmişti. Kendisi ile buluşup üçümüz akşam
yemeği yedik. Bu arada Hikmet ile Burçin, bir sonraki günün toplantı
trafiği için hazırlıklar yaptılar. Burçin’in planı Cuma akşamı otobüs ile
İstanbul’a dönmekti ancak Hikmet kendisini Caponord ile seyahat etmeye
ikna etti. Hatırladığım kadarı ile bu ilk motosiklet deneyimi olacaktı.
Yanımızda “gerekebilir” diye yedek bir kask ve mont mevcuttu zaten.
27 Ağustos 2004, Cuma
Ertesi sabah oteldeki kahvaltının ardından, Hikmet toplantılara katılmak
amacı ile Burçin ile birlikte yanımdan ayrıldılar. Bana da Ankara’nın
ortasında dinlenmek kaldı. Makineleri kontrol etmek amacı ile dışarı
çıktığımda bir şey dikkatimi çekti. KLR’min üzerinde yol boyunca birikmiş
olan sinekler, böcekler, tozlar ve çamurlar yoktu. Caponord’da aynen. Ben
“Nassıl yani” derken kapı görevlisi uzun boylu bir görevli yanıma geldi;
-“Günaydın efendim, böylesine güzel motosikletleri kirli görmeye
dayanamadım. Gece boyunca hem kapı ile ilgilendim, hem de onları sildim”
dedi.
:(
Kısa bir yutkunma ve böylesine samimi bir insan ile karşılaşmanın keyfi.
Tabii ki “eline sağlık sağolasın kardeşim” dedim ama, sineklerim,
arılarım, böceklerim, tozlarım ve hatta çamurlarım…
Eve Dönüş...
Akşam üzeri saat 17:00 de Hikmet otele döndü. Burçin topuklu hanım
ayakkabısı ile seyahat edemeyeceği için bir ayakkabı mağazasına uğrayıp
öyle geldi. Turkuaz rengi çizgili, cici mi cici bir ayakkabı ile 17:30 da
yanımıza geldi. Hemen çantalarımızı yükleyip İstanbul’a doğru yola çıktık.
Tem yolu bana göre sıkıcı ve tekdüzedir. Pek hoşlanmam. Hatta uykum bile
gelir. Bir de batıya doğru akşam üzeri saatlerinde yol almak daha da zor
oluyor. Güneş karşıda kızarırken şiir yazmak ya da giden motorun üzerinde
uzanıp uyumak geliyor içimden.
 |

Hikmet Kuru
Burçin Çırak |

Hikmet Kuru
Burçin Çırak |
Hava kararmadan mümkün olduğunca yol almak için bir miktar yollu
gidiyoruz. 90 – 130 km. arası. Bir ara öne geçtiğimde Hikmet’in kullandığı
Caponord’da bir şey dikkatimi çekti. Günlerden beri aynamda alıştığım
görüntüden farklı olarak aracın sağında ve solunda gözüken turkuaz rengi
çizgili, cici mi cici bir çitf ayakkabı. O kadar hoş bir görüntüsü vardı
ki, epey güldüm. Capo’ya çok yakışmıştı.
Kızılcahamam civarında bir çay molası veriyoruz. Ardından Bolu’ya kadar
durmadan yol aldık. Bolu dağını inerken sağda Köfteci Sabahattin Restaurant'ta yaklaşık 1 saat kadar yemek molası verdik. Nasıl olsa hava
kararmıştı. Acele etmenin bir faydası da yoktu. Adapazarı yakınlarında
havada aşırı bir ısı ile karşılaştık. Adeta saç kurutma makinesi üfler
gibiydi. Bir miktar tedirgin olduk. Tam bu esnada uzaklara yıldırımlar
düşmeye başladı. Muhtemelen Yalova istikametinde kıyamet kopuyordu.
Yağmura ya da olası bir fırtınaya yakalanmamak için gazı iyicene açtık.
Ben 155 km saat hızı epey bir süre gördüm. Bu sürat Caponord için hiç
önemli değil, 225 km saat hıza kadar çıkabiliyor ancak KLR için ciddidir.
Çok amaçlı olarak hazırlanmış ve asıl işlevi zor arazide yol almak olan
650 cc lik bir araç için oldukça iyiydi. Üstelik gece sürüşü. Mad Max
filminden fırlamış gibi hissetim kendimi. KLR ve ben… Coştuk, aşıyoruz
engelleri… Seviyorum onu…
İstanbul’a
saat 00:30 gibi sağ salim vardık.
Geride 2100 km yol, yeniden görüşebilme fırsatı yakalanmış dostlar ve
sohbetleri, nefis yol manzaraları, gün batımları, boş yollarda çizdiğimiz
zikzaklar, saydığımız ağaçlar, tepeler, söylediğimiz türküler… Kimi zaman yorulduk, kimi zaman
keyifle yol aldık. Ancak kesinlikle “çok eğlendik”. Ve tüm bunlar
pazartesi – cuma arasına sıkıştı. Hızlı değildi, oldukça Tempolu
idi. Bu sebeple yazımızın başlığını “Anadolu, Dört Nala…” koyduk.
Sanırım bu Hikmet’in ve benim yaşam tarzımız…
Bu tür seyahatlerde birlikte yol alacağınız arkadaşınızın sizinle uyumu
çok önemlidir. Mutlaka ekip ruhunu taşımak ve birbirini yolda konuşmadan
anlayacak kadar tanımak gereklidir. Aksi takdirde bu süreç bir kaosa
dönüşebilir ve güvenliğinizi tehdit edebilir. Her ne kadar tempolu yol
alsak da asla “acele” etmedik. Gereğinde her şey bekleyebilir…
Yeni bir seyahatte buluşmak
üzere, hoşça kalın...
Ertuğrul Ortaç
2004
|