Ortaç & Ortaç  
 

Ana Sayfa...


Geçmediğimiz Yollar - 1
Isparta, Antalya...

 

Şuraya da gideyim, burayı da göreyim değildi amacım. Yakınlarından geçtiğimiz, sapmaya üşendiğimiz birkaç yer ve kullanmayı hiç düşünmeyeceğimiz, ama gerçekte var olan, kimileri tarafından kullanılan yollardan geçmekti. Uzun zamandır o yolları ve etrafını merak ediyordum. Sağdan soldan duymuştum, tabelalarını görmüştüm. Bir kısmı haritalarımda da yoktu üstelik.

Yola çıkmadan evvel belli bir istikametim vardı. Antalya sırtları, Toroslar. Ama rotam yoktu. Bildik bir tabir olacak ama bu sefer kendimi ara sıra ön tekere bıraktım. Fena da olmadı hani.

Türlü sebeplerle defalarca ertelenen yolculuğum nihayet yakında başlayacaktı. Bu sefer daha ciddi hazırlanmalıydım. Öncelikle KLR’nin çanta sorununu halletmem gerekiyordu. Çünkü Kaçgar seyahatim esnasında, özellikle Merzifon’u geçtiğim günü unutamadığımdan, yan rüzgar sıkıntısını bu sefer çekmek istemiyordum.

Tolga Büyüköner çeşitli firmalar ile yan çanta konusunda görüştü ancak KLR’ye istediğimiz şekilde çanta taşıyıcı demiri bulamadık. Bulduklarımızın da ithalat takvimi uymuyordu. Çünkü KLR uzun seyahat aracı olmadığından böyle bir çözüm için ithalatçı firmalar stok maliyeti arttırmak istemiyorlar. Haklılar da. Ancak ben de çantasız yeniden yola çıkmak istemiyordum.

En nihayetinde B planına geçtim. Kendim yaptım.

Haydarpaşa Endüstri Meslek Lisesi’nde okurken 1. sınıfın ilk yarısı torna ve tesviye atölyesinde mekanik konularında ders almıştık. Yani bir miktar aşinalığım vardı bu gibi işlere. Hatta zevk aldığımı da söylerim. Ve size bir şey daha itiraf edeyim, elektronik, bilgisayar donanım ve yazılım konularında eğitim aldım. 1984 den beri bu sektördeyim. Ama bazen kendi kendime, keşke makine mühendisliğinde okusaymışım derim. Daha keyif alacağım kesindi.

Neyse, bu kadar nostalji yeter. Nasıl yaparım derken, Çağlayan’da bir aluminium atölyesinde buldum kendimi. Her çeşit levhayı istenilen ebat ve şekilde kesen bilgisayarlı tezgahları vardı. Onların sayesinde kafamda oluşan ölçüler doğrultusunda kesim yaptık, eğdik, büktük. Nasuh Mahruki’nin 1997 yılında İstanbul’dan Katmandu’ya giderken kullandığı BMW R80 GS Basic aracı için hazırlanan çantaları örnek aldım. Fotoğrafları “Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi” isimli kitabında mevcut.

Daha sonra da KLR’nin rengine uygun şekilde bir statik boya atölyesinde gümüş rengi ile boyandı. Statik boya tabiattan etkilenmiyor. Çok dayanıklı. Üstelik fırınlandığı için de çabuk oluyor. Buraya kadar kolaydı. Asıl sorun çantaların taşıyıcı demirlerini yapmaktı. Bir hafta kadar araştırma yaptım, en nihayetinde ince işlerden anlayan, üstelik benden rahatsız olmayacak biri buldum. Birkaç saatte yaparız dediği taşıyıcıları 10 saatte zor bitirdik. Gerçekten ben bile sıkıldım bu sefer ama bütün işi gösteren de buydu. Çünkü çantaların gönyesinde oluşacak bir miktar hata, hem her bakışımda gözlerimi tırmalayacak, hem de aracın denge geometrisinde olumsuzluklar yaratacaktı.

Nihayet bitti. Tam istediğim şekilde oldu sayılır. 28+28 toplam 56 litre yan çantalar. Kolayca sökülür takılır, su almaz, toz tutmaz sağlam ve kullanışlı. Üstelik bütçe meselesini de hiç açmıyorum.

Arka lastiğimin ortası, uzun ve KLR için süratli sayılabilecek yolculuklar sebebi ile erken aşınmıştı. Frenajlarda ciddi zayıflama vardı. Bu sebeple Pirelli Scorpion modeli bir adet arka lastik satın aldım. Ağırlıklı olarak asfalta kullanmamdan dolayı bu lastiği seçtim. Öyle sanıyorum ki % 50/50 on road/off road bir ürün. Seyahatten bir gün önce de KLR 12000. km. bakımına girdi. Yağ, yağ filtresi, buji değişimi ve genel kontrol.

Yol hazırlıkları bitti. KLR ve ben hazırız. Günlerden bu yana süregelen kaşıntılar, kurtlanmalar nihayet bitiyor.  Ne de olsa iki aydır şehir dışına çıkamamıştım. İstanbul hapsi bugün sona eriyor.

Bir e-mail Mesajı

Bir gün önce yani 28 Ekim’de sevgili Ali Aktan’dan son derece anlamlı bir mail almıştım. İstanbul’da kalanları 29 Ekim’de akşam Fener Alayı’na katılmaya davet ediyordu. Fener alayı küçükken bana oyuncak askerlerin geçit töreni gibi gelirdi. Sihirli bir davetti bu. Oyuncak asker olacaktım.

Bu sefer beni fena vurdular.

Fener Alayı’mı, yol mu?

E hazırlık da yaptık.

Ali ağabey, yemezler, ben gidiyorum.

Seneye söz billa. Yan yana katılacağız. Hem de bayraklarla, çiçeklerle ve küçük sarı-lacivert ışıklarla süsleyerek makinelerimizi…

29 Ekim 2004, Cuma

Sabah erken kalkıp ailem ile kahvaltı yaptım. Ardından eşyaların KLR’ye yüklenmesi. Ve 08:45 de marş. Ohh, günlerden beri bu motorum sesi kulağıma bu kadar güzel gelmemişti. Yoldayım dostlar. İnanamıyorum.


 

 

Çay Yolu

İstikamet Isparta Eğirdir. İzmit, Adapazarı, Pamukova, Bilecik, Bozüyük. Buraya kadar yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Bozüyük çıkışında müsait bir yerde kahve molası verdim. Benzin aldım. Yolcuyum ama yine de Ramazan ayında olmamız nedeni ile bir miktar etrafa dikkat ederek yapıyorum bu gibi beslenme işlerini. Ardından Kütahya, Afyon. Aslında bundan sonrası da basit. Isparta, Eğirdir. Ama farklı bir yoldan geçmek istiyorum. Afyon’un Konya çıkışında Çay, Akşehir ayrımı vardır. 7-8 yıl evvel otomobil ile geçmiştim bu yoldan. Sapıyorum. Çay’a gelmeden Senirkent yoluna sapıyorsunuz. Senirkent’e de gelmeden Eğiridir yoluna sapıyorsunuz. Bu noktada dikkat, bir “küçük” tabela Eğirdir’e 20 km kala sizi Isparta’ya yönlendiriyor ama Eğirdir’e bilgi yok. Isparta’ya sapmayacaksınız.


Çay Yolu

Barla Yolu, Eğirdir

Barla Yolu, Eğirdir

Barla Yolu, Eğirdir

Bu yol yer yer ciddi virajlar içeren, çok sık kullanılmayan bir yol, ancak ıssız değil. Benzin de bulabilirsiniz. Fakat bir süre önce yol çalışması yapıldığından mıcırlı. Hatta mıcır döküntüsü olmayan virajı yok diyebilirim. Adım adım geçtim pek çoğundan. Bir de bazen sağınız ciddi uçurum. Eğirdir gölü kıyısına yaklaştıkça (bu bölge Barla Yolu olarak adlandırılır) tabiat çok hoş görünümler veriyor insana. Akşam üzeri saatlerine kaldığımdan dolayı, uzun molalar veremiyorum ama gün batımı çok hoş. Göl kıyısına vardığınızda uçurumlar sola geçiyor.

Ve saat 19:00 civarı teyzemin evine varıyorum. Uzun sürdü ancak bol fotoğraf molasından dolayı daha çabuk varmak mümkün değil.

Kilometre saatim 635 i gösteriyor ve bir yol günü daha bitti.

30 Ekim 2004, Cumartesi
Davraz Dağı

Eğirdir’den Isparta istikametine giderken sola doğru “Davraz Dağı” tabelasını görürsünüz. Burası son yıllarda popüler olmaya başlamış bir kayak merkezidir. Önceki yıllarda askeri eğitim amacıyla Silahlı Kuvvetler tarafından kurulmuş, daha sonraları turistik amaçlı sivil kullanıma geçmiştir. Yolu güzel, sorunsuz. Kayak pisti ve telesiyej hakkında teknik bilgiler şu şekildedir;

Alt seviye istasyon : 1670 m
Davraz

 


Davraz

 

Üst seviye istasyonu : 1958 m
Eğimli pist uzunluğu : 1211 m
Dikey yükselim : 288m.
Telesiyej seyir süresi : 8 dk.
İşletme hızı : 2,5 m/sn

 


 

 

Ada'da Sonbahar, Eğridir

Eğridir'e Bakış

 

 


Pistin etrafındaki tepe yükseltiler bir hayli fazla. Bu da güneşin erken battığı izlenimi verdi bana. Yeni otel inşaatları da yapılmakta. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki yıllarda daha da popüler olacak.

Davraz dönüşü bir köyde rastladığım ve sadece Selçuklu zamanından kalma olduğunu öğrenebildiğim bir hamam kalıntısı ilgimi çekti. Tel çit ile korumaya alınmış ancak maalesef hiç bir restorasyon görmediği gibi hakkında bilgi içeren tabela da mevcut değildi.

Nurtay Yatman
Donatım Ticaret

Size Nurtay Yatman’dan bahsetmek istiyorum.  Eğirdir’de dağcılık ve kamp malzemeleri temini ile uğraşıyor. Yılın hemen her ayı yerli yabancı müşterisi vardır. Vitrininde daima  kayak, dağcılık, kamp ve dokümantasyon konusunda kaliteli malzemeleri bulunur. Aynı zamanda “Dağcılık (Temel ve yaz teknikleri) isimli kaynak olarak kullanabileceğiniz çok iyi bir kitabın da yazarıdır. Hoş sohbet biridir. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın, tanışın.

Adres bilgileri;
Belediye Cad. 15. Sokak. No:7/A Eğirdir, Isparta
Tel:246-311 60 80 - Fax:246-311 65 33
Web:
www.nurtay.com
E-mail:
nurtayy@hotmail.com

31 Ekim 2004, Pazar
Pınar Pazarı

Eğirdir’de mola verdiğim bu birkaç gün içinde Pınar Pazarı’na gitme fırsatı yakaladım. Bu pazar yeri senede 10 defa ve sadece pazar günleri kurulur. Yaz ortasında başlar ve son bahar da biter. Pazar yerinin hemen yanında bulunan camiide sabah bereket duası yapılır, ardından pazar açılır. Civar köylerden gelen köylüler, hemen her çeşit malını burada pazarlama imkanını bulur. Bahçe ürünleri, saraciye, giysi, soba, zücaciye ilk akla gelenler. Canlı hayvan kesim bölümü de var ve doktor kontrolünde yapılmakta. Bir de İstanbul’da bildiğimiz pazarcılar gibi bağırmıyorlar. Kısaca nefis bir Anadolu pazar yeridir. Antalya’dan bile alışverişe gelenler oluyor. Yolunuz düşerse görmeden geçmeyin.

 
Pınar Pazarı
Pınar Pazarı
 
 

1 Kasım 2004, Pazartesi

Bu sabah yeniden yola çıkıyorum. İstikametim Antalya olacak. Ama rotamı kestiremiyorum. Daha evvel birkaç kez geçtiğim Gökdere yolundan gitmeye karar veriyorum ama oraları da gördüğüm için pek mutlu değilim. Neyse sapmadığım bir tabela görürüm belki diye çıktım yola. Eğirdir’in hemen Konya istikameti çıkışında bir köprü vardır. Köprüden önce sağa saparsanız Gökdere, köprüden hemen sonra sağa saparsanız da Aksu’ya gidersiniz. Aksu konusunu yazımızın ileri bölümlerinde açıklayacağım. Köprüden önce sağa saptım. Yolun sol kesiminde su kanalı, sağ kesiminde de elma bahçeleri vardır. Aşağı yukarı 5-6 km. sonra sağda bir elma bahçesinde ağaç kesimi gördüm. Kesilmiş ağaçları ve tüten dumanları görünce Kızılderililerin saldırısına uğramış zannettim. Yeterince kahve de içmiştim ama neyse, sabah sabah olur…

Fotoğraf çekmek için durduğumda bahçenin sahibi koşarak yanıma geldi “Hello” dedi.. Ben de “aleykümselam” deyince “yav sen bizdenmişsin, gel hele” deyip beni içeri davet etti. İsmi Hüseyin Ambarcı. İlla bir çay, iki çay derken eşi bir de yer sofrası kurdu. Ben yarım saat evvel kahvaltı etmiş olduğumu kabul ettiremedim ve yeniden kahvaltıya oturdum. Eşi, gelini, oğlu ve torunu ile birlikte bir elma bahçesini ortasında, bir elma ağacının altında nefis bir ikinci kahvaltı oldu.

 

Hüseyin Ambarcı ve ailesi

Esin
 

Hüseyin beyin elma ağaçları yaklaşık 40 yıllıkmış. Artık verim azlığından yenilenmeleri gerekmiş. Bu nedenle aşılama için kesim yapıyorlarmış. Ancak 45 dakika sonra müsaade isteyince yola çıkabildim.

Gökdere yolu boyunca ilerlerken “Kırıntı” köyünden geçiyorum. Yolun sağında kalır. Bu köye ilk kez giriyorum. 1963-64 yılarında babam Murat Ortaç askerliğini bu köyde öğretmen olarak yapmış. O zamanlar yedek subaylar için böyle imkanlar da varmış. Hatıralarında çıra ile aydınlanan köyün bugün tamamı parke taşları ile kaplı. Bahçeli ağaçlı şirin evler, temiz bir ortam dikkatimi çekti. Okulu buldum. Kapıya yaklaştığımda mavi önlüklü öğrenciler etrafımı sardı. Öğretmen Durali Dönmez bey de yanıma geldi. Okulun temizliği ve tertibi dikkat çekiciydi. Güzel bir hatıra oldu.

 

Durali Dönmez ve Öğrencileri, Kırıntı İlköğretim Okulu

Okul Baççesi
 

Yazılı Kanyon

Yukarı Gökdere’yi yaklaşık 10 km geçince “Yazılı Kanyon Tabiat Parkı” tabelası ile karşılaştım. İşte bu iyi, çünkü buradan sapmamıştım hiç. Buradan tabelayı takiben sola sapıp, yaklaşık 25 km ilerleyip Yazılı Kanyon’un kaynağına çok yakın bir noktaya ulaştım.

 

Kovada Yolu

Kovada Yolu

Yazılı Kanyon Yol Ayrımı
 

Yol boyunca etrafınız sarp kayalıklar, tepeler, akarsular ve ormanlar ile dolu. Tek kelime ile nefis diyebilirim. Ancak asfalt çok ama çok mıcırlı. Ve de virajlı. Aman dikkat, bazı uçurumlar filmlerdeki gibi.

Yüksek bir noktadan Karaca Ören II barajını görebiliyorsunuz. Isparta-Antalya yolu baz alınırsa bu bölge barajın tam doğusuna düşmekteydi.

Yazılı Kanyon’da çok büyük bir Alabalık üretme çiftliği mevcut. Bu kadar büyük bir diğerini de Kaçgar’a giderken Rize Çamlıhemşin’de görmüştüm.

 

Yazılı Kanyon Yolu

Yazılı Kanyon Yolu
 

Kaynağa 300 metre kala kanyondan akan su yolu kesiyor ve yol bitiyor. Buradan sonra yürüyerek devam etmeniz gerekmekte. Zaten devamı yola da benzemiyor. Motosikletimi bırakmayı istemedim. Etrafta dolaşan birinden öğrendiğim kadarı ile şayet suyu aşarsam yoluma devam etme şansım varmış. Çünkü köylüler traktör ile geçebiliyorlarmış. Suyun derinliği yaklaşık 50 cm ve aşmam gereken genişlik de yaklaşık 8 metre civarındaydı. Zemin de tamamen yosun kaplıydı. Bu görüntü bana zeminin kaya olduğu izlenimi verdi.

KLR 60 cm sudan rahatlıkla geçebilecek yapıya sahip. Ancak daha evvelce akarsu geçişi tecrübem olmadığı için kıyıdan bir deneme yapmaya karar verdim.

Suya usulca çapraz girdim ve girmemle usul usul batmam bir oldu. Balçık çamur. Hemen gidonu sola çevirip kıyıya ulaşmaya çalıştım. Ön teker toprağa çıktı ama arka kaldı. Gaza yüklendikçe de çamura saplandı. Biraz debelenince de yan çantalar çamura oturdu, zincir dahi görünmez oldu.

Motordan indim, yan sehpayı açmaya gerek kalmadan duruyor. Hatta yan sehpa da ortada yok. Böylesi daha önce başıma gelmediği için KLR’yi nasıl kurtaracağım konusunda maalesef fikrim yok. Neyse, çantamı açıp teyzemin yolda yemem için yanıma verdiği börekleri, kalan son kahvem ile yemeğe ve dinlenmeye koyuldum. İyi halt ettik ya, ödüllendiriyorum kendimi.

 

Aşağı Gökdere Yolu

Yazılı Kanyon (Batmadan Önce)

Karaca Ören II
 

Tüm çantaları makineden ayırıp aracı hafifletince tekrar denedim. Olmuyor. Aklıma 86 kg daha hafifletmenin bir yolu geldi. Hemen inip aracın yanında durup gaz verdim. Bir miktar sağa sola çekiştirince de kurtardım. KLR biraz ama ben dizime kadar dolu dolu, kalanım da enseme kadar yer yer çamur olduk. Botların içini sormayın.

Neymiş; önce zemini iyi yoklamak gerekliymiş.
Neymiş; akarsu geçişleri tek başına olmazmış.
Neymiş; bu geçişler yüksüz olmalıymış.
Neymiş; “Akıllı köprü arayıncaya kadar deli suyu geçer.” sözü her zaman geçerli değilmiş.

Kim demiş “Bir denemekten zarar gelmez” diye, merak ettim.

Yazılı Kanyon’un kaynağına ulaşma fikrini bir daha sefere bırakıyorum. 10 dakika kadar daha dinlenince çantaları yeniden yükleyip gerisin geriye yola koyuldum. Hemen çok yakında da bir hayvan yalağında KLR ve ben temizlendik. Bu arada yan çantaların içi kuruydu. Yani su testi başarıyla geçilmişti.

Sanırım yorgunluktan olsa gerek bir müddet sonra ilerlemekte olduğum yolun geldiğim yola benzemediğini anladım. Nihayet kaybolmuştum işte. Tabelasız bir sapağın azizliğine uğramış olmalıydım ve kendimi “Sütçüler” yolunda buldum. Geri döndüm, bir sapaktan sola saptım. Tabela yine yok. O esnada kesilmiş ve işlenmeye hazır ağaçları taşıyan eski bir kamyon ile karşılaştım. Şoför arkadaştan Aşağı Gökdere’ye nasıl ulaşacağımı öğrendim.

Yazılı Kanyon yolu maalesef haritamda görünmüyor. Bu gibi yollarda ana sapaklardan sonra sağa ve sola doğru sapakları sayar, dönüşte de sol ile sağı yer değiştirip geriye doğru eksilterek ilerlerim. Ancak yorgunluk, sıcak ve yeterince dikkat sarf etmediğim için kaybolmuştum.

En nihayetinde Aşağı Gökdere’ye, oradan da Isparta-Antalya yoluna ulaştım ve buradan sola, Antalya istikametine saptım. Karaca Ören II barajında fotoğraf çekmek için mola verdim. Kargı’dan geçerken gözüme küçük bir sinek kaçtı. Gün boyu yavaş ilerlerken vizörü açık tutmuştum. Ama karayolunda kapatmam gerekirdi. Bir günde ikinci hatayı yapıyorum.

 

 

Karaca Ören II

Karaca Ören II

Karaca Ören II
 

Akşam üzeri saatlerinde Antalya’ya varıyorum. Daha evvelki gelişlerimde yaptığım gibi doğruca Kaleiçi’ne gidiyorum. Burayı çok severim. Otantik ve cici gelir bana. Hep de rahat etmişimdir.

Bu kentte yaşayanlar Akdenizli olduğu halde, kornaya İstanbul’da ki kadar basmıyorlar. Istanbul’da kırmızıdan sarı geçerken ötmeğe başlayan acelecilikten eser yok. Motosikletlere de gayet saygılılar. Ama kask kullanmıyorlar.

2 Kasım 2004, Salı
Tünektepe

Antalya’dan Kemer’e giderken Konya altı’nda yolu sağında çok yüksek bir tepe görürdüm. Gece de parlak bir ışık olarak fark edilirdi. Bu kez aşağıdan bakmak istemedim. Liman’ın hemen yakınından yol ayrımı ile tırmanmaya başlıyorsunuz. Tertemiz bir asfalt. Ancak son derce keskin virajlara sahip. Ve dik tırmanıyorsunuz. Yer yer de çok dar. Dura kalka yaklaşık yarım saat sonra yukarıya ulaştım. Yolda düşük banket ve çam iğneleri tehlike yaratıyor. Çıkarken değil de özellikle inerken çok daha dikkat sarf edilmesi gereken bir yol.

 

Tünektepe Yolu

Tünektepe Yolu

Tünektepe'den Kemer İstikametine Bakış
 
 
 
Yukarıda daha sonra döner yapıda olduğunu öğrendiğim silindir şekilli bir lokanta binası ve otoparkı mevcut. Bir de hoş bir seyir terası var. Aracımı otoparka park edip etrafı dolaşmaya başlayınca seyir terasında eski bir Pontiac’a rastladım. Etrafta soracak kimse yoktu ancak 1955-1960 arası bir model olduğunu zannediyorum. Kendimi birden 1961 yapımı West Side Story filminin içinde hissettim ve aklıma Natalie Wood geldi. O'na hala hayranımdır.
 

Natalie Wood
 

Devamı...
(Geçmediğimiz Yollar - 2)

 

Ana Sayfa...